İstanbul’un ‘getto’ları: Kurtuluş ve Moda kime yeter?

Fransızca kökenli olan ‘getto’ kelimesi, son günlerde yeniden tartışılmaya başlandı. TDK’ye göre getto, “Avrupa ülkelerinde Yahudilerin gönüllü olarak veya zorlanarak yerleştirildikleri ve her türlü gereksinimini başka yere gitmeden karşılayabildikleri mahalle, Yahudi mahallesi” olarak tarif ediliyor. Bir diğer tarif de “Bir yerleşim bölgesinin, aynı şehirden gelen insanların yerleştiği bölümü” şeklinde.

20 milyonluk İstanbul, sözlük tanımına uygun şekilde pek çok gettodan oluşuyor. Kimlik, etnisite, yaşam tarzı ve sınıfsal olarak birbirine benzeyen insanlar, çoğunlukla aynı mahallede yaşama eğilimi gösteriyor. Zamanla birer gettoyu andıran bu mahallelerde yaşayanların, bir başka mahalleye geçme alışkanlığı ya da isteği azalıyor.

Türkiye’deki siyasi iklimin bu duruma etkisini ve bunun olası risklerini, Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (BAYETAV) Genel Koordinatörü Ferhat Kentel ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Fırat Genç ile konuştuk.

Fırat Genç

‘GETTO’ YERİNE ‘ADACIKLAR’ DEMEYİ DAHA UYGUN BULUYORUM’

Getto kelimesi, tarihsel anlamda Yahudilerin yaşadığı yerleşim yerleri için kullanılıyor. Yahudiler, duvar ve kapılarla sınırları çizilmiş bu alanda yaşamaya mecbur bırakılıyor. Gettolar, İkinci Dünya Savaşı sırasında da karşımıza çıkıyor. Polonya’da Yahudilerin zorla toplandığı bu alanlar, şimdilerde birer müze. Getto kelimesinin günümüzdeki anlamını kazanması da Amerika’da siyahilere uygulanan ayrımcılıklarla oldu. Amerika’da siyahilerin 1965 yılına kadar gündelik yaşamın her alanından ayrılması, şehirde gettolaşmaya kapı açtı. Siyahilerin ve beyazların yaşadığı mahalleler birbirinden ayrıldı.

Fırat Genç, insanların yaşamaya mecbur tutulduğu bu mahallelerin, getto olarak tarif edilmeye başlandığını hatırlatıyor. Genç, getto kavramını güncel dinamikleri anlamak için yetersiz bulduğunu belirterek ‘adacıklar’ kavramını kullanmayı tercih ediyor. Bunun sebebini de şu şekilde tarif ediyor: “Her ne kadar birbirine yaşam tarzları itibariyle benzeyen insanların birbirine sokulması, bir arada yaşaması açısından bir benzerlik olsa da karşı karşıya olduğumuz örneklerde aslında böyle bir mecburiyet yok. Hatta bir tür gönüllülük var. Bu gönüllülük mevzusunu atlamamak adına ‘adalar’ ya da ‘adacıklar’ demeyi daha doğru buluyorum.”

İstanbul’u bu nedenle ‘adacıklar topluluğu’ olarak gördüğünü söyleyen Genç, Kurtuluş, Moda, Başakşehir, Çarşamba gibi yerlerin de bu adacıklara dahil olduğundan, hatta güvenlikli sitelerin de kendi içlerinde adacıklar yarattığından bahsediyor.

‘BEYOĞLU’NUN DÖNÜŞÜMÜ SÜRECİ TETİKLEDİ’

Türkiye’deki siyasi iklimin bu adacıklara etkisinin yeni olmadığını hatırlatan Genç, İstanbul’da 1990’lardan bu yana böylesi bir dinamik olduğunu vurguluyor: “Sınıfsal açıdan baktığımızda, en varsıl ve en yoksulun birbirinden iyice uzaklaştığını, bu kesimlerin mekânsal olarak da birbirinden ayrıştığını 1990’lardan bu yana gözlemlemek mümkün. Fakat bu eğilim, günümüzde çok daha açık hale geldi ve pekişti.

2000’li yıllar itibariyle İstanbul’da artan site sayısı 500’ü geçmiş durumda. İmkanı olan aileler, şehir merkezini terk etme eğiliminde. Fakat bunlar da kendi içinde kültürel ve siyasal olarak ayrılıyor. Muhafazakarlarla seküler arasındaki ayrım, kapalı siteler arasında da mevcut.”

Genç, bu noktada 2000’li yıllarla beraber Beyoğlu’nda yaşanan dönüşüme özel bir parantez açıyor. Zira, siyasi iktidarın Beyoğlu’na yönelik müdahalelerinin , kent merkezinde yaşayanları gönüllü geri çekilmeye ittiğini anlatıyor. Genç, Beyoğlu’nun geçmişten bu yana kültürel, turistik, ekonomik ve politik bir merkez olduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor: “2000’li yıllar itibariyle Beyoğlu, yerel yönetimlerin ve siyasetin aktif müdahaleleri ile küresel turizm akımlarına doğrudan eklemlenmeye başladı. Galataport ya da Haliçport gibi projeler örnek olarak verilebilir. Bu türden kamu idaresi eliyle yürütülen ya da kamu idaresinin kolaylaştırıcı olduğu projeler, tetikleyici bir rol üstleniyor. Mekandaki günlük işleyişi değiştiriyor. Mesela ne oluyor? Talimhane dönüştüğü için Tarlabaşı’nın bir kısmı da turistikleşmeye başlıyor. Oradaki eski yapılar belki daha önce atölye ya da ucuz konut olarak kullanırken otellere, hostellere ya da airbnb evlerine dönüşüyor.”

‘KURTULUŞ YA DA MODA BUGÜN BEYOĞLU’NUN İŞLEVİNİ ÜSTLENDİ Mİ?’

Genç, son dönemde Körfez ülkelerinden gelen turist sayısının artması ve buna yönelik eleştirilere ilişkin de şunları söylüyor: “Bugün daha çok Körfez ülkelerinden gelen turistler üzerinden, biraz da yukarıdan bakarak ‘Araplaşma’ diye anılan turistikleşme, aslına bakılırsa çok daha evvel Avrupalı turistle başladı. Yani Beyoğlu’ndaki sorunların, turistin nereden geldiği ile pek ilgisi yok. Turistikleşme neden bir sorun peki? Çünkü eş zamanlı olarak hayat maliyetlerini artırıyor. Altyapının yetersiz hale gelmesine neden oluyor. Trafiği yoğunlaştırıyor, kirliliği arttırıyor. Mağazaların sadece turistlere yönelik hizmet vermesine neden oluyor. Esnafı hırçınlaştırıyor ya da kira fiyatlarını yukarı çekiyor. Sonuçta zamanla bölgenin mevcut sakinlerini dışarıya kusuyor ya da terk etmesine neden oluyor.”

Genç, AK Parti hükümetinin en başından beri Beyoğlu’nun kültürel ve politik merkezini dağıtmayı hedeflediğini belirterek bunun Gezi ile ivme kazandığını, daha sonra 15 Temmuz darbe girişimi ve daha pek çok olayla hızlandığını anlatıyor. Bu nedenlerle insanların ‘tadının kaçtığını’ ifade eden Genç, Beyoğlu’ndan dağılan bu kitlenin Anadolu yakasında Kadıköy ve çevresine, Avrupa yakasında da Kurtuluş ve Bomonti çevresine dağıldığını söylüyor. Bu kitlenin gittiği yerlere Beyoğlu’nun kültürel ve politik mirasını taşımak istediğini, ama tam da ‘gönüllü geri çekilme’ hali nedeniyle bunu başaramadığını kaydeden Genç, şu soruyu soruyor: Kurtuluş ya da Moda bugün Beyoğlu’nun işlevini üstlendi mi?

‘TOPLUMUN BİRLİKTE YAŞAMA İMKANININ ALTI OYULUYOR’

Bu dönüşümün ve gönüllü geriye çekilme halinin risklerini dile getiren Genç, toplumun birlikte yaşama imkanının altının oyulduğunu söylüyor. Mekansal olarak ayrışmanın farklı sorunları da beraberinde getirdiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Toplumsal gruplar arasında sorun olmadığını asla söyleyemeyiz ama belki sandığımızdan daha az sorun varken bunları daha büyük yaşamaya başlıyoruz.”

Toplumun farklı bireylerinin karşılaşma alanlarının giderek azalmasını bir sorun olarak gördüğünü söyleyen Genç, “Bu şekilde öğrenme ve etkileşme imkanları ortadan kalkıyor. Çünkü ben hep kendim gibi olanla bir arada olduğum sürece bu imkanlar daralacak. Farklı bakış açıları ortadan kalkacak. Halbuki bu karşılaşmalarda, öğrenme ve kendimizi gerçekleştirme imkanımız var.”

Genç, Şişli, Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlere gönüllü çekilenlerin, ‘kendileriyle aynı hayat tarzlarına ve dünya görüşüne sahip olanlarla birlikte yaşama arzuları nedeniyle, gelirlerine ve toplumsal konumlarına oranla hayli yüksek maliyetlere katlanmak zorunda kaldıklarını’ da sözlerine ekliyor. Emlak piyasasının küresel etkilerle dönüştüğünün altını çizen Genç, “Çünkü burada artık sadece Türkiyeliler yok. Bunun üzerine bir takım göçmenler, yabancılar, buraya çalışmak için gelmiş olanlar da ekleniyor. Oteller artıyor. Dolayısıyla emlak piyasasındaki rekabet koşulları giderek çetinleşiyor. Bu topluluğun bir kısmı kalacak fakat bir kısmı da gitmek zorunda kalacak. Gidenlerin yerine yenileri gelecek. Dahası, gönüllü geri çekilme arzusu, yavaş yavaş bu kesimlerin mevcut sınıfsal konumlarını da yitirme ihtimalini artırıyor.”

Ferhat Kentel

‘İSTANBUL’DAKİ GERİLİMLER ÜLKE ÇAPINDAKİ KUTUPLAŞMAYI DA BESLEYEBİLİR’

Ferhat Kentel de Türkiye’deki kutuplaştırıcı siyasi iklimin İstanbul üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor. Memleketin genel kutuplaşma halinin İstanbul’un gerilimlerinin üzerine eklendiğini belirten Kentel, “Şehrin zenginlik, yoksulluk, erişmek, erişememek temelinde oluşan gerilimi, Türkiye’nin geçmişten gelen cemaatleşmiş yapılarından ve yüzyıllık vatandaş inşa süreçlerinden kendine dil buluyor. İnsanlar, hemen aşağı ya da yukarı mahallede yaşayan başka insanlarla farkını sadece sınıfsal olarak görme ihtimalini kaybediyorlar; bunun yerine Sünni, Alevi, Türk, Kürt, içki içen, içmeyen, AK Partili, muhalif gibi ayrımlar üzerinden kendilerini yeniden kuruyorlar. Tasavvur edilmesi çok daha soyut, dolayısıyla mücadele etmesi zor olan sınıfsal zemin yerine insanlar ceplerindeki kültürel ve duygusal sermayeler ile dostlarını ve düşmanlarını kurgulayabiliyorlar. Ancak, memleketin genelindeki kutuplaşmaların İstanbul’a yansımasını düşünürken, belki bunun tersi olarak, İstanbul gibi devasa yerleşim yerlerinin ürettiği gerilimlerin, ülke çapındaki kutuplaşmaları da besleyebildiğini unutmamak lazım” diye konuşuyor.

Kentel, tüm bunlara rağmen İstanbul gibi şehirlerin bir arada olmasa bile yan yana yaşama alışkanlığını kabul etmek zorunda olan insanların şehri olduğunu sözlerine ekliyor.

‘SINIFSAL FARKLAR YENİDEN ÜRETİLİYOR’

Kentel’e İstanbul’daki bazı ilçelerden örnek vererek ‘seküler mahalle’ ya da ‘muhafazakar mahalle’ ayrımlarının ortaya çıktığından bahsediyoruz. Bu ayrımların AK Parti öncesi olup olmadığı sorusuna Kentel, Peyami Safa’nın 1931 yılında yazdığı Fatih Harbiye romanı ile cevap veriyor: “Bu roman yazdığından beri, hatta insan toplulukları şehirlerini kurduklarından beri hep vardı. Bu türden semtleri, mahalleleri ayrışmış şehirlerin hikayesi sınıflı toplumların hikayesinden bağımsız değil. Sınıfın yanı sıra, cemaatleşmiş yapılarda da buna benzer ayrışmış semtleri görmek çok sıradan. Her düzen bir cemaattir ya da her cemaat bir düzendir. Cemaatlerin içindeki iktidar ilişkileri yabancı olandan, farklı olandan korkar. Osmanlı’daki cemaatlere özgü semtler bunun en sıradan örneğidir. Ama yakın tarihimizde, ulus-devletin oluşumundaki nüfus mübadeleleri ve göçler de farklı etnik grupların farklı mekanlara yerleştirilmeleri ile eski tür cemaatleşme yeniden üremiş oldu. Buna ek olarak, modernleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan hızlı değişim süreçleri ve göçler de şehirlerdeki ayrışmaya yeni bir boyut kattı.”

Zincirleme göç mantığı içinde hemşeri gruplarının çoğunlukla ‘gecekondu’ olarak adlandırılan ve kendilerine ait mekânlarda hayatına tutunduklarını anlatan Kentel, şehrin Kadıköy, Nişantaşı gibi merkezleriyle olan sınıfsal farkları yeniden ürettiğini belirtiyor.

AK Parti’nin ‘bu savaşı’ kazandığını söyleyen Kentel bunu şöyle ifade ediyor: “Bu çevre mahalleler, büyük ölçüde kendi içlerinde besledikleri sosyal, ekonomik ve kültürel dayanışma ağlarıyla ve kapitalizme savaşarak eklemlendiler. Bu savaş, hayatta kalma savaşıydı ama esas kültürden beslenen bir sınıf savaşıydı. İşte AK Parti, bu savaşı kazananların partisi oldu. Yani AK Parti mekânsal ayrışma konusunda bir değişim yaratmadı ama değişimin üzerinde yükselen, değişimi siyasete ve düzene taşıyan bir parti oldu. Bugün kültürel kimlikler üzerinde yükselmiş bir sınıf hareketi var ve bu hareketin partisi iktidarını kaybetmek istemiyor. Ve daha önceki iktidar sahipleri karşısında üretmiş olduğu duygusal enerji de şehirlerdeki mekânsal ayrışmayı daha güçlü bir şekilde yeniden üretmeye devam ediyor. “

‘BU KADAR ZENGİN BİR TOPLUMU İKİYE İNDİRGEMEK MÜMKÜN DEĞİL’

Cemaatleşmenin bir arada yaşama kapasitesini ciddi şekilde yıprattığından bahseden Kentel, buna rağmen Türkiye’deki toplumların bir arada yaşama kapasitesi olduğunu anlatıyor: “İnsanlar aynı zamanda ve her şeyden önce sosyal varlıklardır; birbirleriyle karşılaşarak, tanışarak ve ortaklıklarını keşfederek hayatta kalırlar. Toplumlar varlıklarını korumak için buna mecburdur. Bu, Türkiye gibi bir toplumda çok zor gibi görünse de bir tarafıyla çok kolaydır. Çünkü insanlar birbirlerine güven duymak isterler. Bu güveni verecek bir siyaset dili, geçmişte Kürt açılımı sırasında gördüğümüz gibi, bu bir arada yaşama kapasitesini hızla onarabilir.”

Önümüzdeki yerel seçimleri hatırlattığımız Kentel, seçimin sonucuna göre İstanbul ve İstanbullular için nasıl bir gelecek öngördüğünü de şu şekilde anlatıyor: “Geçtiğimiz seçimlerin ya da önümüzdeki seçimlerin sonucu ne olursa olsun, kutuplaşma ne kadar görünür olursa olsun, içinde yaşadığımız toplum sadece bu değil. Tabii ki, iktidar sahipleri kutuplaşmayı her zaman için kullanmaya devam edecek ve kazanırlarsa İstanbul’u da bu minvalde şekillendirmeye çalışacaklar. Çünkü İstanbul bu memleketin kaynaklarının dörtte birini oluşturuyor, bu kaynağı sonuna kadar kullanmak isteyecekler. İşte toplumun bir başka gerçeği de bu kutuplaştırma çabasına karşı varlığını sürdüren bir kapasite; bir arada yaşama kapasitesi… Yani kim ne yaparsa yapsın, bu kadar farklı ve zengin çeşitliliğe sahip bir toplumu ikiye indirgemek mümkün değil. Önümüzdeki yıllarda da gerginleşen ama çeşitliliğini kaybetmeyecek bir İstanbul öngörüyorum.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x